KAİNATIN KALBİNE YOLCULUK, Bünyamin ALBAYRAK > Peygamber Sevgisine Birkaç Örnek

Hz. Peygamber Sevgisine Birkaç Örnek

(1/1)

vaizismail:
Hz. Peygamber Sevgisine Birkaç Örnek

Mülazim İdris Sabih Bey, Efendimiz'in kabrini korumak için kalede mahsur kalıp canlarının boğazlarına geldiği bir gün Fahreddin Paşa'ya ithafen yazıp Peygamberimiz (s.a.s.) 'e şöyle hitap ediyor. Genç bir subayın bir hıçkırık gibi dökülen bu mısralar:
Dünya ve ahiret Efendimizsin
Bir Ulü'l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey'atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın
Unuttuk İlhan'ı Kara Oğuz'u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi' kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize
Suçumuz çoksa da sun'umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle
Nedense kimseler dinlemez eyvah
 
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasûlullah
Ancak sen okursun yüreğimizi
Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab'ın hakkıçün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz
Yapamaz Ertuğrul evladı sensiz
Can verir canânı veremez
Türkler Ebedi hadimü'l-Harameyniniz Ölsek de ravzanı ruhumuz bekler


Şair NABİ
Şair Nabi, Sultan 4. Mehmet döneminde hacca gitmek üzere bir kısım devlet erkânı ile birlikte yola çıkar. Kafile Medine-i Münevvereye yaklaşmıştır. Vakit gecedir, Rasûlullah (s.a.s.) efendimize bir an önce ulaşmak özlemi ile Nabi nin gözüne uyku girmemiştir. Fakat kafiledeki bir paşa hem de ayaklarını kıbleye doğru uzatmış, uyumaktadır. Hz. Peygamberin (s.a.s.) beldesinde edebe aykırı böyle bir gaflet halini bir türlü haz¬medemeyen ve çok üzülen Nabi, içinden gelen bir ilhamla kasidesini bir anda irticalen söyleyiverir. Kafile şafak vakti Medine-i Münevvereye girmektedir. Ravzayı mutahharanın minarelerinden sabah ezanı okunmaktadır.
Müezzin, ezanın ardından Türkçe bir kaside okumaya baş¬lar.
Nabi dikkat eder, okunan, kendi kasidesidir. Hemen mina¬renin kapısına koşar. Müezzine, Allah aşkına, okuduğun bu kasideyi nereden öğrendin? Müezzin şöyle cevap verir: Bu gece rüyamda Efendimiz (s.a.s.)’i gördüm. Bana; “Ya müezzin kalk yatma! Benim ümmetimden bana âşık bir zat benim kabrimi ziyarete geliyor. Muhabbetinden benim için şu kasideyi söylemiştir. İşte bu cümlelerle minareden onu is¬tikbal et!” buyurdu. Bende hemen kalktım abdest aldım; Pey¬gamberimizin iltifatına mashar olan âşık acaba kimdir diye düşünerek minareye koştum. Öğretildiği gibi okudum. Nabi, Rasûlullah benim için ümmetimden mi dedi? Diyerek sevin¬cinden oracığa bayılıp düşer. İşte o kaside:
Sakın terk-i edepten kûy-ı Mahbûb-i Hüdâ'dır bu;
Nazargâh-i İlâhîdir Makâm-ı Mustafâ'dır bu,
Edebi terk etmekten sakın; Burası Allah (celle celâlühû)'ın Habîbinin yeridir. Burası Allah (celle celâlühû)ın nazar etti¬ği, Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)'in makamıdır.
Habîb-i Kibriyâ' nın habgâhıdır fazîlette
Teveffûk-kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu,
Habib-i Kibriya (sallallâhü aleyhi ve sellem)in yeridir ki; fazilette üstünlük bakımından Allah (celle celâlühû)ın arşı¬nın üstündedir.
Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-i âdem zail,
Âmâdan açtı mevcudat dü çeşmin, tûtiyâdır bu,
Bu mübarek toprağın parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira kör gözlere şifa veren sürmedir.
Felekte mah-ı nev bâbüsselamın sineçâkidir,
Bunun kandili cevzâ matla-i nûr-i ziyâdır bu,
Gökyüzünde hilal Onun kapısının yüreği yaralı aşığıdır. O gökyüzündeki hilâle, ışığının nurundan veren kandildir
Mürâ-ât-ı edep şartıyla gir NÂBÎ bu dergâha
Mutâf-ı kudsiyândır bûsegâh-ı enbiyâdır bu,
Ey NÂBİ! Bu dergâha edebin şartlarına riayet ederek gir. Çünkü burası meleklerin etrafında pervane olduğu ve pey¬gamberlerin öptüğü tavaf yeridir.


Günümüz Şairlerinden CENGİZ NUMANOĞLU Beytullah’ta yaşadıklarını ne güzel dillendirmiş.
Bir sancak altında kaç milyon insan,
Ne tenleri benzer, ne dilde lisan...
Olmuşlar... Tek yürek, tek beden de can;
İnsanlığı gördüm... Beytullah'ta ben...

Yedi bağın gülü, aynı destede,
Yetmiş iki millet, aynı listede,
Kaç milyon ''Âmin'' der, aynı bestede;
Tevhîd'le haşroldum... Beytullah'ta ben...

Sînelerde alev, ne kül ne duman,
Dillerde bir soru: ''Vuslat ne zaman?''
Cehennem söndürür, böylesi îman...
Aşk ne imiş gördüm... Beytullah'ta ben...

Okyanuslar aşmış, gelmiş nicesi,
Aç, susuz, uykusuz, gündüz gecesi...
Her nefes, dilinde Kur'ân hecesi;
Sevdâlılar gördüm... Beytullah'ta ben...
 

Rabb'in o davetli misafirleri;
Doldurmuş, Mekke'de her karış yeri.
Dillerinde dinmez, ''LEBBEYK'' sesleri,
Arş'a yollar gördüm... Beytullah'ta ben...

Bir damla misâli, kapılmış sele;
Zengin, fakir, paşa, nefer elele...
Yan yana secd'eder, sultanla köle;
Mahşerle tanıştım... Beytullah'ta ben...

Kimi görmez gözü, elinde âsâ;
Lâkin, kalb gözünü açmış devâsa...
Yüzünde tebessüm, ne gam, ne tasa,
Döner durur gördüm... Beytullah'ta ben...

Kimi, ayağında yarım çarığı;
Kaç yerinden kanar, topuk yarığı...
Meğerse kefenmiş başta sarığı,
Ne âşıklar gördüm... Beytullah'ta ben...

Baktım... Sofrasında, nice melekler;
Bir tas zemzem suyu, kuru ekmekler,
Gözleri Kâbe'de iftarı bekler,
Tokluğuma yandım... Beytullah'ta ben...

Bir zerre gözü yok, dünya aşında, Âhir rızkın arar, harman başında, Rabb'in nazarını, Kâbe taşında;
Gören gözler gördüm... Beytullah'ta ben...

Kimi bahardadır, görmemiş yazı,
Kiminin geçiyor, Mevlâ'ya nazı;
Kılınır Kâbe'de vedâ namazı,
İmrendim.. El açtım, Beytullah'ta ben...

Kiminde kalmamış, derman bacakta;
İki büklüm yürür, gitmez kucakta...
Erimiş.. Kaybolmuş.. Cenâb-ı Hakk'ta
Pervaneler gördüm.. Beytullah'ta ben...

O kambur sırtında, eski torbası,
Torbasında sanki, Cennet urbası..
Hele bir, kıyamda var ki durması;
Göz göz oldum, doldum... Beytullah'ta ben...

Bin rütbeyi, bir secdede atlayan,
Bir secdeyi, yüz binlere katlayan,
Bu kârını meleklerle kutlayan,
Ne tacirler gördüm... Beytullah'ta ben...

Hacerü'l-Esved'de adın yazdıran,
Îman pençesinde, nefsi ezdiren,
Yücelen ruhuna, Arş'ı gezdiren,
Ne veliler gördüm... Beytullah'ta ben...

Unutmuş... Dünyanın vefâ derdini,
Yıkmış... Kalbindeki, riyâ bendini,
Öyle teslim etmiş, Hakk'a kendini;
Canda Cânân gördüm... Beytullah'ta ben...

Bir sevdâ seli var, Safâ Merve'de;
Damlalar köpürmüş, vecde girmede.
Nice peygamberler, nice zirvede;
Durup bakar gördüm... Beytullah'ta ben...

İbrahim Makâmı, sultan sofrası;
Sunulur herkese, bir kevser tası...
Bir cennet şöleni, perde arkası,
Ne sahneler gördüm... Beytullah'ta ben...

Melekler almışlar, şölenden payı;
Sarmışlar, Kâbe'de bütün semayı.
Kalem anlatamaz, bu içtimayı,
Âciz bir kul oldum... Beytullah'ta ben...

Kaç yerinden açılmış, gökte kapılar;
Ardında saraylar, zümrüt yapılar,
Vâdeleri sonsuz, nice tapular;
Elden ele gördüm... Beytullah'ta ben...

Durdum da, tavâfı seyrettim hayran;
Gördüm: Bir kâinat misâli devran...
Hangisi melektir, hangisi insan?
Şaşırdım çok zaman... Beytullah'ta ben...

Bir sağnak misâli selâm yağmuru,
 Gönüller yıkanmış, kalbler dupduru.
İhlâs ateşinde, nice hamuru;
Pişiyorken gördüm... Beytullah'ta ben...

Yaş desem... Yaş değil, gözlerden akan,
Bir sel ki, günahlar bendini yıkan...
Kâbe göklerinden, semaya çıkan;
Merdivenler gördüm... Beytullah'ta ben...

Dağlar, taşlar, vecde gelmiş kavrulur,
Kum tanesi, ''Allah'' diye savrulur...
Göz nereye baksa, Rahman'ı bulur,
Ne zikirler duydum... Beytullah'ta ben...

Ter döktüm.. Susadım, nefsimden yana,
Başkası bir lezzet vermedi bana;
Dediler: ''Bu zemzem, şifadır cana''
İçtim kana kana... Beytullah'ta ben...

Mescid-i Haram'da dokuz minâre;
Diyor ki: ''Bendedir, gaflete çâre''
Bir günde beş kere, yürek bin pâre;
Ezanlar dinledim... Beytullah'ta ben...

Bir mânâ sarayı, Mescid-i Haram;
O ne ince nakış, o ne ihtişam...
Her kalbe, Muhammed Aleyhisselâm;
Bin taht kurmuş gördüm... Beytullah'ta ben...

Vah ki bana! Bunca yıldır gülmezdim, Gözlerimden böyle yaşlar silmezdim.
Vah ki bana! Huşû nedir bilmezdim;
Tattım o lezzeti... Beytullah'ta ben...

Yıllar geçti, aramakla özümü;
Dünya malı kör etmişti gözümü,
Unutmuştum, ''Kâlû Belâ'' sözümü;
Gör ki hatırladım... Beytullah'ta ben...

Çekildi kapımdan, şeytân-ı kebir,
Çekildi kanımdan, zorbalık cebir,
Ne bir hased kaldı, ne gurur kibir;
Yerle yeksan oldum... Beytullah'ta ben...

Bir zaman derdim ki: ''Yâ Rabbî neden,
Bir daha istiyor, bir kere giden?''
Meğer bilemezmiş, insan gitmeden;
Aldım cevabımı... Beytullah'ta ben...

Gördüm ki; bu dünya bir oyalanma,
Halime bakıp da, mutluyum sanma.
Bedenim Kâbe'den uzakta amma;
Gönlümü bıraktım... Beytullah'ta ben...
 
SONSÖZ YERİNE...

2008 Hac Organizasyonuna Katılan Hacılarımıza Hitaben...
"Bismillah Çıktık Yola, Haccımız Kabul ola..."

Muhterem Hacılarım,
Bu kutsal yolculuğu sizlerle beraber yaşamayı bizlere nasip eden Allah'a sonsuz hamdü senâlar olsun, bizleri Medine'sinde misafir eden sevgililer Sevgilisine binler¬ce Salat ve Selam olsun.
Sizler ne kadar şanslı insanlarsınız ki Rabbim sizleri binlerce insanın arasından seçerek, evine davet etti. Medine’de Âlemlere Rahmet olarak gönderilen O kutlu elçi¬ye misafir olduk. Orada kendimizden geçerek, günahla¬rımızdan uzaklaşarak manevi bir hale büründük. Medine caddelerinde yürürken, Mescid-i Nebevi'ye varırken sanki sahabe-i kiram efendilerimizle beraber yürüyor¬duk. Ravza'ya vardığımızda ise Hz. Peygamber (s.a.s.) ile selamlaşıyor, yılların hasretini gideriyorduk. Baki kab¬ristanında "Allah'ım dünyada kabirlerini ziyaret etmeyi nasip ettiğin sahabe-i kiram efendilerimize ahrette de komşu olmayı nasip eyle" diye niyazda bulunuyorduk.
Uhud'da İslam için yapılan mücadelelere şahit oluyor, Kıbleteyn’de müslümanların kıble birliği yanında gönül birliğini de arzuluyor, Hendek'te imanın zaferini kav¬rıyor, Kuba’da hakka kul olmanın lezzetine hep beraber ulaşıyorduk. Tam alıştık derken ayrılık vakti geliyordu. Bir yanda gönlümüzü ravzada bırakmanın hüznünü ya¬şarken; öbür yanda ruhumuzu gönüllerin sahibine ulaş-tırmanın heyecanını yaşıyorduk. Elveda Ya Rasûlullah! derken Ravzaya olan bağlılığımızı şairin şu dizeleriyle ifade etmeye çalışıyorduk:
Yapamaz Ertuğrul evladı Sensiz,
Can verir cananı veremez Türkler.
Ebedi Hadim-ül Harameyniniz
Ölsek de Ravzanı Ruhumuz bekler.
Bir aşk ile düştük Ka'be yollarına... Nihayet özle¬nen vakit gelmiş, gönüller sahibine kavuşmuş, gözler Beytullah'a doya doya bakıyordu. Akıtılan gözyaşları ise günahları siliyor, gönülleri arındırıyordu. Hep bera¬ber yalvardık Âlemlerin sahibine, bizi de affeyle diye.
Arafat'ta marifete erdik, hacı olup hep birlikte sevin¬dik. Müzdelifede şuurlanıp kendimize geldik. Minada nefis ve şeytanla hesaplaştık. Kurban keserek malları¬mızdan, saçları traş ederekte canlarımızdan Allah için vaz geçebileceğimizi gösterdik. Ziyaret tavafını yapmak için yeni bayramlığını giyen Ka'be'nin huzuruna çıkı¬yoruz.
Kıymetli Hacı Kardeşlerim,
Bütün bu güzellikleri hep birlikte yaşadık. Hacı olduk tüm zorluklara rağmen elhamdülillah, hacı kalacağız nefis ve şeytana inat inşallah, hacı ölmeye çalışacağız biiznillah.
Arafat'ta yaptığımız tövbe ile hayatımızda yeni bir sayfa açtık. Bu sayfada yalana, gıybete, hasede, fitneye, kalb kırmaya, kötü söz söylemeye yer yok artık. Çünkü bizler bu kötülükleri Mina da şeytanın yüzüne çalarcasına vurduk taşlara. Söz verdik Rabbimize bir daha dön¬meyeceğimize.
Hacı olduk çok şükür Mevla'ya... Fakat hacı ölebil¬mek için henüz işimiz bitmiş değil. Şeytan ve nefis her an görev başındadır. Mebrur hac demek, ölene kadar hacı kalabilmek, haccı ve mukaddes beldelerde kazandıkları¬mızı koruyabilmektir. Yunus Emre'nin dediği gibi:
Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.
Yunus der ey hoca, istersen var bin hacca,
Hepsinden eyice, bir gönüle girmektir.
Peygamber (s.a.s.) ise Kâ'be'ye şöyle seslenmiştir: "Ey Kâbe, ne kadar hoşsun, kokun ne kadar da gü¬zel, şanın şerefin ne kadar da yüce! Ama canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Allah nezdinde malıy¬la, canıyla kulluk eden mü'minin hürmeti, senin hür¬metinden daha büyüktür." (İbn-i Mace,Fiten,2)
Çıkmış olduğumuz bu kutlu yolculukta, açmış olduğu¬muz bu yeni sayfada başlamış olduğumuz bu yeni hayat¬ta Mevlam yâr ve yardımcımız olsun. Şair ne güzel ifade etmiş: "Sanma ey hace ki, senden zer-ü sim isterler, Yevme la yenfeu’ da kalbi selim isterler" (Beyim, sen¬den altın ve gümüş isteyeceklerini sanma, hiçbir maddi kıymetin yarar vermediği kıyamet gününde manevi has¬talıklardan temiz gönül isterler.)
Cenab-ı Allah hac ibadetini yerine getiren hacıları¬mıza, hac sonrası vazifelerini şöyle hatırlatıyor: "Hac ibadetinizi bitirdiğinizde Allah'ı çokça zikrediniz..." (Bakara, 200) Bizler hacda bir takım zikir ve dualar ile Allah'ı zikretmeye gayret etmiştik. Şimdi bu tesbihatın adedini daha da artırıp, her zaman ve mekânda Yaratıcı¬mızı hatırlamalıyız.
Bu hac vazifemizi eksiksiz olarak yerine getirmemizde emeği geçen Diyanet İşleri Başkanlığı yetkililerine, din görevlisi arkadaşlarıma ve katkısı bulunan herkese gö¬nülden teşekkür ederim.
Rabbim ömrümüz oldukça malımızla, canımızla bu yolda çalışmayı, hacılarımıza hizmet etmeyi bizlere na¬sip eylesin.
Ruhunuz Ka'beden, Gönlünüz Ravzadan hiç ayrılma¬sın.

Bünyamin ALBAYRAK
Diyanet İşleri Başkanlığı 2008 Hac Organizasyonu
Ankara 13. Kafile Başkanı

Navigasyon

[0] Mesajlar

Tam sürüme git