Gönderen Konu: VAAZ VE İRŞAT HİZMETLERİNDE UYULMASI GEREKEN BAZI KURALLAR  (Okunma sayısı 3878 defa)

basvaizismail

  • Administrator
  • Full Member
  • *****
  • İleti: 219
        VAAZ VE İRŞAT HİZMETLERİNDE UYULMASI GEREKEN BAZI KURALLAR 

İnsan, Allah’a ibadet etmesi için yaratılmış,  bu  görevini yerine getirebilmesi için kendisine akıl ve irade, iyiyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı, hayrı ve şerri, hakkı ve bâtılı birbirinden ayırt edebilecek yetenek verilmiş,  önder ve örnek olması için peygamberler, rehber olması için de kitaplar gönderilmiştir.  İnsan, iman,  ibâdet ve itaatle   sorumlu tutulmakla birlikte bu konuda zorlanmamıştır.  Çünkü insan hayatı ve ölümü ile imtihana tabi tutulmuş  bu sebeple ona inanç ve irade hürriyeti verilmiştir.  İnsan iman edip etmemekte serbest bırakılmakla birlikte iman edip sâlih ameller işlemesi istenmiştir. 
   Allah, kullarına iyiyi emretmek ve kötüyü yasaklamak suretiyle bizzat öğüt verdiği gibi  peygamberlerini de öğüt vermekle görevlendirmiştir.  Kur'ân da insanlar için bir öğüttür. 
   Dini anlatmak, insanları iman, ibadet ve güzel ahlaka çağırmak, haram, günah ve kötülüklerden sakındırmak peygamberlerin görevi olduğu gibi her bir müminin de görevidir.  Bu husus, Kur'ân’da pek çok âyette ifâde edilmektedir.

   VAAZ VE İRŞAT İLE İLGİLİ KUR'ÂN KAVRAMLARI

   Kur'ân'da dinin anlatılması ve tebliğ ile ilgili pek çok kavrama yer verilmiştir. Konu ile ilgili Kur'ân kavramlarını üç grupta değerlendirebiliriz:
1.Sözlü Tebliğ İle  İlgili Kavramlar:
a) Öğüt verme ile ilgili olanlar: Vaaz, mev’ıze, zikr, zikrâ, tezkire, nasîhat ve tavsiye
b) Bilgilendirme ve yol gösterme ile ilgili olanlar: Ta’lim, irşâd, hidâyet
c) Emretme ve yasaklama ile ilgili olanlar: Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker
d) Müjdeleme ve sakındırma ile ilgili olanlar: İnzâr, tahzîr ve tebşir
2. Sözlü Tebliğin Sunumu İle İlgili Kavramlar:
Hikmet, kavl-i leyyin, kavl-i beliğ, kavl-i hasen, kavl-i ma’rûf, mücadele
3. Fiilî tebliğ ile ilgili olan kavramlar: Üsve-i hasene ve Şâhid

         VAAZ VE  MEV’IZE

Sözlükte nasîhat, uyarı ve öğüt anlamına gelen vaaz, ve mev’ıze  dînî bir kavram olarak; bir kimseye kalbini yumuşatacak, onu günahlardan uzaklaştırıp sevaba yöneltecek, ilâhî mükâfatı ve cezayı hatırlatarak hayrı, iyiliği ve yararlı işler yapmayı, haram ve kötülüklerden sakınmayı benimsetecek, Allah ve Peygambere itaate sevk edecek ve doğru yolu gösterecek güzel söz söylemek demektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de; Tevrât, İncil ve Kur’ân’ın bir öğüt kitabı olduğu, ilâhî yasakların ve bu yasaklara uymama sonucu Allah tarafından cezalandırmaların,Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssaları, misaller ve âyetlerin bir öğüt olduğu;Allah ve Peygamberin vaaz ettiği bildirilmektedir.
Kur'ân’da vaaz eden olarak Allah ve Peygamber kendisine vaaz edilenler olarak bütün insanlar, vaaz edilen şeyler ise îmân, ibâdet, ahlak, iyilikleri yapma ve kötülüklerden sakınma gibi insanların dünya ve âhirette yararına olan şeyler zikredilmiştir.
Kur’ân’da Allah’ın emirlerine “vaaz” denilmektedir. Mesela Nisa suresinin 58. âyetinde

ان الله يامركم ان تؤدوا الامانات الى اهلها واذا حكمتم بين الناس ان تحكموا بالعدل

“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” talimatından sonra “ان الله نعما يعظكم به” "Allah bununla size ne güzel vaaz ediyor"  cümlesi bunu ortaya koymaktadır.
Vaaz etmek peygamberlerin temel görevlerinden biridir. Mesela Nisa suresinin 63. âyetinde Peygambere  hitaben و عظهم  "Onlara vaaz et" buyurulmaktadır.
İlâhî vahye îmân eden insanların da vaaz etme görevi vardır. Peygamberimize yönelik olarak  “Onlara vaaz et” ve

 والموعظة الحسنة ادع الى سبيل ربك بالحكمة

 “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğüt ile çağır …”  emri aynı zamanda müminlere de yöneliktir.
“Vaaz” kavramının geçtiği âyetler; vaaz ile amacın, zorlama yapmadan sadece insanları dinî konularda bilgilendirmek ve sonuç alınsın alınmasın sabırla vaaza devam etmek gerektiğini ifade etmektedir.

         Z İ K R

Konuşmak, anlatmak, bir şeyi unutmayıp zihinde tutmak, bir şeyi unuttuktan sonra hatırlamak; övmek, anmak, bildirmek, düşünmek” anlamlarındaki  “z-k-r” kökünden türeyen "zikr" kavramı sözlükte; anma, şan, şeref, şöhret, övgü, hatırlama, öğüt, sağlam söz ve ibret anlamına gelir. Dini bir terim olarak; Allah’ı anmak ve hatırlamak, O’nu unutmamak ve gaflet halinde olmamak, Allah lafzını, tekbîr, tehlîl, tesbîh ve tahmîd cümlelerini tekrarlamak demektir.
Bu kavram Kur'ân’da; 22 farklı anlamda kullanılmıştır.  Bu anlamlardan biri de ikaz, uyarı, hatırlatma ve öğüt’tür. Mesela Tekvîr suresinin 27. âyetinde; ان هو الا ذكر للعالمين “O (Kur’ân), herkes için (özellikle) sizden doğru yola gitmek isteyenler için bir öğüttür.”

Z İ K R    

Sözlükte öğüt anlamına gelen “zikrâ” kelimesi, Kur'ân’da; uyarı, öğüt, ibret, anlama ve hatırlama anlamlarında kullanılmıştır. Meselâ Müddessir Suresinin 31. âyetinde geçen zikir kelimesi uyarı-öğüt anlamındadır:
 و ما هي الا ذكرى للبشر  “… Bu (âyetler), insanlar için ancak bir öğüttür, uyarıdır”

T E Z K İ R E   

Sözlükte öğüt anlamına gelen “tezkire” kelimesi, Kur'ân’da; öğüt, ikaz ve ibret anlamlarında kullanılmıştır.  Mesela Tâhâ suresinin 2 ve 3. âyetinde geçen tezkire kelimesi  öğüt anlamındadır:
 ما انزلنا عليك القران لتشقى الا تذكرة لمن يخشى
“Biz Kur’ân’ı sana güçlük çekesin diye değil ancak korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik”
Öğüt verme Peygamber ve müminlere bir görev olarak verilmiştir;
 فذكر انما انت مذكر لست عليهم بمصيطر
“Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onların üzerinde  bir zorba değilsin” (Ğâşiye, 88/21-22) ,
 و ذكر فان الذكرى تنفع المؤمنين 
“Sen öğüt ver Çünkü öğüt müminlere fayda verir” (Zâriyat, 51/56),
 فذكر ان نفعت الذكرى سيذكر من يخشى و يتجنبها الاشقى
“Öğüt ver çünkü öğüt muhakkak fayda verir / öğüt fayda versin vermesin sen öğüt ver. Allah'tan korkan kimse öğüt alacaktır. En bedbaht olman (kafir) kimse ise öğüt almaktan kaçınacaktır” (A’lâ, 87/ 9-11) ânlamındaki âyetler bunun delilidir.
Kur'ân’da neyin öğüt olduğu ve öğüdün kimlere fayda verdiği hususu özellikle vurgulanmaktadır. Konu ile ilgili âyetlerden Kur’ân’ın bütün insanlar için bir öğüt olduğu ancak öğütlerden aklını kullanan, gerçeğe kulak veren, düşünen, Allah’a yönelen, Allah’a îmân edip O’na karşı gelmekten sakınan ve O’nun azabından korkan kimselerin öğüt alacağı ve öğüdün özellikle müminlere fayda vereceği anlaşılmaktadır.

N A S Î H A T

Sözlükte; öğüt, dürüstlük, nasihat edilenin iyiliğini ve hayrını isteme ve samîmiyet demektir.
Bu kelimenin kök anlamı, iki şey arasındaki uyum ve iki şey arasını düzeltme, dürüst, samîmi, saf ve halis olmadır. Hile ve aldatmanın (ğışş) zıddıdır. Nâsîhat çok anlamlı kavramlardan biridir.
Dini bir kavram olarak nasîhat; yararlı şeyleri araştırmak, hayırlı ve faydalı şeyleri istemek, dürüst ve samîmi olmak; bir işi dürüst ve ihlasla yapmak insanlara doğru yolu göstermek (irşât), hayra ve iyiliğe delâlet etmek, faydalı şeyleri yapmaya, zararlı şeyleri bırakmaya çağırmak, öğüt vermek demektir.
İçinde aldatma duygusu bulunmayan, dürüst ve samîmi kimselere “nâsih” dendiği gibi öğüt veren insana da “nâsih” denir.
Nasîhat’ta söz, eylem ve davranışlarda samîmî olmak, hayırlı ve faydalı şeyleri isteyip bunları başkalarına da öğütlemek ve dürüstlük esastır.
 Kur'ân’da nasîhat kelimesi; dürüst ve samîmi olmak;  birinin hayrını, iyiliğini istemek, şefkatli ve merhametli davranmak , daha çok öğüt vermek, doğru yolu göstermek  anlamlarında kullanılmıştır.
 “Nasîhat” kavramında muhataba sadece bildirme ve duyurma değil ona öğüt verme, iyiliğe ve hayra teşvik etme anlamı da vardır. Nasîhât kelimesinin tebliğ kelimesinden sonra geçmesi bu anlamı ifade eder. Nasihatte, zorlama değil teşvik, sertlik değil yumuşaklık esastır.

T A V S İ Y E

Sözlükte övmek, emretmek, birinden bir işi yapmasını istemek, vasî tayin etmek, vasiyet etmek, üzerine gerekli kılmak demektir.
Bu kökün asıl anlamı, iki şeyi birbirine bağlamak, bir şeyi diğeri ulaştırmaktır. Üzeri tamamen bitki, ot, çiçek ve saire ile dolu olan yere “ارض واسية” denir. Buradaki vasıyyet kelimesi otların birbirine tamamen yaklaşmasını ifade eder. Kelimenin bu kök anlamına kıyasla birine ulaştırılan söze vasiyet denmiştir.
Dînî bir kavram olarak vasiyet; birini hayırlı bir işi yapmaya teşvik etmek, birinden bir şeyi yapmasını istemek anlamına gelir.
Kur'ân’da tavsiye eden olarak Allah ve insan; tavsiye edilenler ise peygamberler, ehl-i kitap, insanlar ve müminler zikredilmiştir. 
Allah’ın tavsiyesi, Allah’ın tavsiyesi şu anlamlara gelmektedir:
Farz kılmak. Nisa suresinin 11. âyetindeki “يوصيكم الله” cümlesinde geçen “tavsiye” bu anlamdadır. Ayetin sonundaki “فريضة من الله” (Allah’tan bir farz olarak) cümlesi Allah’ın tavsiyesinin farz anlamında olduğunu beyan etmektedir.
Emretmek. Meselâ En’âm suresinin 151 ve 153. ayetlerindeki “وصيكم به” cümlesinde geçen “tavsiye” bu anlamdadır.   el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân adlı tefsîrinde Kurtubî, Allah’ın tavsiyesine "tekitli emir" (الامرالمؤكد) anlamını vermiştir. 
Haram kılmak. Meselâ En’âm suresinin 144. âyetlerdeki “وصيكم الله” cümlesinde geçen “tavsiye” bu anlamdadır.
Allah’ın tavsiyesinin geçtiği âyetlerden Kur'ân’ın bütün emir ve yasaklarının “tavsiye” kavramına dahil olduğu anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla Allah’ın öğüt, nasîhat ve tavsiyesi yapılsa da yapılmasa da olur anlamında değildir. Kur'ân’da farz, helâl ve haramlar, emir ve yasaklar; "hudûdullâh", "âyât", "beyyinât",  “öğüt”, “nimet”, “şifâ”, “rahmet”, “hidayet” ve “hikmet” olarak isimlendirilmektedir. Mesela Bakara sûresinin 187. âyetinde oruç geceleriyle ilgili helal ve haramlar “Allah’ın hudûdu”” ve  “Allah’ın âyetleri”, Nîsâ suresinin 11-12. âyetlerinde miras ile ilgili hükümler, “Allah’ın farzları”, 12. âyette “Allah’ın vasiyeti”, 13. âyette “Allah’ın hudûdu”, Bakara suresinin 228- 242 âyetlerinde boşanma ile ilgili helal ve haramlar  228-230. âyetlerde  “Allah’ın hudûdu”,  231 ve 242. âyetlerde “Allah’ın âyetleri”, 231- 232. âyetlerde  “Allah’ın öğüdü”,  231. âyette “Allah’ın nimeti” “ olarak  ifade edilmiştir.
İnsanların tavsiyesi. İnsanın tavsiyesi öğüt vermek, insanları hayra ve iyiliğe çağırmak, bir şeyin yapılmasını istemek anlamındadır.

TEBLİĞ

Tebliğ, İslam'ın emir ve yasaklarını, helal ve haramlarını, hüküm ve tavsiyelerini insanlara duyurma demektir. Tebliğ peygamberlerin en başta gelen görevidir. 
Vaaz ve irşadın temel amaçlarından biri de dini insanlara tebliğ etmektir. Bunun için iman, ibâdet, ahlâk, helâl, haram, evlenme, boşanma, ticaret ve benzeri Kur'ân ve hadislerde yer alan bütün konular vaaz konusu yapılmalı, Kur'ân baştan sona insanlara tebliğ edilmelidir. Özellikle hitâp edilen insanların bilgileri dikkate alınmalı, haberdâr olmadıkları Kur'ân'î gerçekler, İslâmî bütün değerler ve kavramlar anlatılmalıdır. Tebliğ edilen şeyleri, muhâtapların kabul edip etmemesi, uygulayıp uygulamaması, vaazdan öğüt alıp almaması vâizin elinde olan bir şey değildir. Ona düşen görev, sadece dînî doğru ve en iyi bir şekilde tebliğ etmektir.
Vaiz, tebliğ ettiğini, insanların anlayacağı şekilde açıklamakla da görevlidir. Dolayısıyla âyetleri ve hadisleri meâlleriyle söylemek yeterli değildir. Âyetlerde ve hadislerde geçen kavramlar, itikâdî, amelî, hukûkî, iktisâdî, idârî ve ahlâkî... hükümler çok iyi ve anlaşılır bir şekilde açıklanmalı ve yorumlanmalıdır.
   
T A ’ L Π M
   
   Sözlükte birine bir şeyi öğretmek, bir şeyin hakîkatini anlatmak demektir. Kur’ân’da insanlara dîni öğretin şeklinde doğrudan bir âyet bulunmamakla birlikte Cibril’in Peygamberimize  vahyi / Kur’ân’ı,  Peygamberin müminlere bilmedikleri dîni konuları, kitap ve hikmeti,  İnsanların Kitabı  öğretmelerinden söz edilmesi müminlerin dîni insanlara öğretmeleri gerektiğine işaret etmektedir.
   Peygamberin müminlere bilmedikleri dîni konuları, kitap ve hikmeti; insanların Kitabı öğretmelerinden söz edilmesi müminlerin dîni insanlara öğretmeleri gerektiğine işaret etmektedir.
   
İ R Ş Â D

Sözlükte doğru yolu göstermek ve öğretmek anlamına gelen irşâd dîni bir kavram olarak; insanlara doğru yolu göstermek, müminleri dîni görevlerini yerine getirmeye çağırmak demektir. “Rüşd” doğru yol, “reşîd” ve “mürşid” ise doğru yolu gösteren (hâdî), rehber, vâiz anlamındadır. Hidâyet ile eş anlamlı olan irşad kavramının “Allah’ın kullarının fiillerini kendi rızasına uygun şekilde yaratması” anlamına gelen tevfik kelimesi ile anlam yakınlığı vardır. Ancak irşâd, hem mümin hem de kâfire yönelik olduğu halde tevfik sadece müminler için söz konusudur. Gerçek anlamda doğru yolu gösteren Allah’tır.  Bununla birlikte İnsanları doğru yolu gösteren peygamber ve müminlere de mürşid denir.

H İ D A Y E T

Sözlükte doğru yola gitmek, birine doğru yolu göstermek, açıklamak, delalet etmek, yararlı şeyleri bildirmek, doğru yola girmek, hidayet bulmak  anlamlarına gelen hidayet dini bir terim olarak insanların îmân etmelerine ve sâlih ameller işlemelerine yumuşaklık ve nezâketle delâlet etmek demektir.
Bu kelimenin kök anlamı irşat için öne geçmek; sevgi, nezaket, merhamet ve yumuşaklıkla sevk ve teşvik etmektir.
Hidâyet; istenilene ulaştıracak şeye letâfet, yumuşaklık ve nezâketle  delalet etmektir. Bu, yolu sadece gösterivermek veya yola götürüvermek hatta yolun sonuna kadar götürüvermekle gerçekleşir ki birincisine irşâd, ikincisine tevfik denir.
Hidâyet, kötü ve şer olan şeylerde değil iyi ve hayırlı olan şeylerde söz konusudur. Bu kelimenin tam Türkçe karşılığı bir sözcük yoktur. Hidâyet kelimesine “yolu göstermek” anlamı verilince “götürmek” anlamı eksik kalır, “yola götürüvermek” anlamı verilince yumuşaklık ve nezâket eksik kalır.
Hidâyet olayında iki taraf söz konusudur; hidayet edenler ve hidayete erenler
Kur’ân-ı Kerîm’de Allah, peygamber ve Kur’ân’ın hâdi olduğu bildirilmektedir:
   Gerçek anlamda hâdî Allah olmakla birlikte mecâzi anlamda peygamberlerin de Kur’ân’da “hâdî” oldukları bildirilmektedir.

 و لكل قوم هاد  “Her toplumun bir hâdîsi vardır” (Ra’d,13/ 7) ve

و انك لتهدي الى صراط مستقيم
“(Ey Peygamberim!)…Şüphesiz ki sen (insanları) doğru yola iletiyorsun” ( Şûrâ, 42/52) anlamındaki âyetler bunun delilidir.
Peygamberlerin hidayeti insanlara doğru yolu göstermekten ibarettir. İnsanda hidâyeti vâr eden Allah’tır.
   Kur’ân-ı Kerîm’de Kur’ân, hem hidâyet eden hem de hidayet vasıtası olarak zikredilmektedir. Mesela,
ان هذا القران يهدي للتي هي اقوم

   "Gerçekten bu Kur’ân (insanları) en doğru yola götürür…” (isra, 17/9) âyetinde Kur’ân’ın hidayet ettiği,
 
يهدي به الله من اتبع رضوانه سبل السلام و يخرجهم من الظلمات الى النور باذنه و يهديهم الى صراط مستقيم

   "Allah onunla (Kur'ân’la) rızası peşinde olanları selamet yoluna iletir ve onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini doğru bir yola iletir”, (Maide,5/16) anlamındaki âyet Kur’ân’ın Allah’ın hidayetine vasıta olduğuna  delalet etmektedir.
   Allah, Peygamber ve Kur’ân’ın dışında “hâdî” ismi veya “yehdî” fiili ile insanın hidayet ettiğini doğrudan bildiren veya emreden bir âyet bulunmamakla birlikte “insanları hayra da’vet”, “iyiliği emir ve kötülükten men” görevleri müminlerin de Kur’ân ve sünnet vasıtasıyla insanlara yol göstermek görevi olduğu  izahtan vârestedir.
      
EMR-İ   Bİ’L-MA’RÛF

Sözlükte buyruk, fermân, talep, istek anlamına gelir.Yukarıdan aşağıya, büyükten küçüğe yapılan  talebe emir, aşağıdan yukarıya yapılan talebe dua, eşit olanlar arasında yapılan talebe ise iltimas denir.
Bir kimsenin dûnünde bulunan kimseye bir şeyi “افعل” (yap) demesi emirdir.
Bilmek ve idrâk etmek, itirâf ve ikrar etmek, ödüllendirmek, sabretmek, başkan olmak anlamlarındaki “a-r-f”  kökünden türeyen “ma’rûf” sözlükte; bilinen ve tanınan şey, ihsân ve iyilik demektir. Dînî terim olarak ma'rûf; aklın ve dînin iyi ve güzel, hoş ve yararlı gördüğü söz, fiil ve amel demektir.
İslam dîninin bütün emir ve yasakları, öğüt ve tavsiyeleri “ma’rûf” kavramına dahildir. Dolayısıyla “ma’rûfu emir” Allah ve peygamberin yapılmasını istediği görevleri, akl-ı selîmin iyi, güzel ve yararlı gördüğü şeyleri insanlara emretmek, yapılmasını istemek ve tavsiye etmektir.
 “Ma’rûfu emretmek” bütün peygamberlerin ortak görevidir. Çünkü her peygamberin risâletini kavmine tebliğ zorunluluğu vardır. Böylece ma’rufu emretme görevi nübüvvetin odak noktasını oluşturmaktadır.
Peygambere yüklenen bu görev aynı zamanda müminlerin de görevidir. Nitekim;

والتكن منكم امة يدعون الى الخير و يامرون بالمعروف و ينهون عن المنكر

“Sizden, hayra çağıran, ma’rûfu emredip münkeri men eden bir topluluk bulunsun” (Al-i İmrân, 3/104) anlamındaki âyet ve benzerler  ma’ruf’un emredilmesini ifade etmektedir.

NEHY-İ  ANİ’L-MÜNKER

Nehiy, sözlükte yasaklama, bir fiilin yapılmasını men etme; münker ise sözlükte aklın ve gönlün kabul etmediği, dilin itiraf etmediği garip, tuhaf ve yadırganan kötü şey demektir. Dînî bir kavram olarak münker; Allah ve peygamberin yapılmasını yasakladığı ve akl-ı selîmin çirkin, kötü ve zararlı gördüğü  ve kabul etmediği şey demektir.
Kur’ân’da; münkeri Peygamberin yasakladığı bildirilmekte ve  müminlere hitaben,

 والمؤمنون وامؤمنات بعضهم اولياء بعض يامرون بالمعروف و ينهون عن المنكر

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; ma’rûfu emreder münkeri men ederler...” (Tevbe, 9/71) anlamındaki âyet  münkerin İslam toplumunda kesin olarak yasaklanması gereken bir şey olduğunu ortaya koymaktadır.
Allah'ın râzı olmadığı, İslâm’ın çirkin, kötü, günah ve haram olarak bildirdiği söz, fiil ve davranışların tamamı bu kavrama dahildir. “Nehiy”, “haram” ve “günah” kavramları örtüşük kavramlardır. Çünkü bir âyette haram kılınan bir şeyin günah olduğu bildirilirken başka bir âyette nehyedilen bir şeyin haram dolayısıyla  günah olduğu bildirilmektedir.

İ N Z Â R

Sözlükte; bir şeyi bildirip sakınmasını istemek, dikkatini çekmek, uyarmak, korku verip uyanık olmasını sağlamak, korkutarak bildirmek anlamlarına gelen inzâr; dînî bir kavram olarak; Allah’ın, kitapları ve Peygamberleri vasıtasıyla insanları, inkâr, şirk, nifâk ve isyân gibi ilâhi azaba ve cehenneme girmeye sebep olacak her türlü inanç, söz, fiil ve davranışlardan sakındırması, gelecek tehlikeyi önceden bildirmesi, böylece onları îmân, ibâdet ve itâate yöneltmesidir.
 İnzâr, içinde korku bulunan bir haberdir. İçinde sürûr / sevinç bulunan “tebşîr” kavramının zıddıdır.
Peygamberler, kavimlerini dünya veya âhirette ilâhî azap ve cezaya, âfet ve musîbetlere karşı uyarmışlardır.
Uyarıcılar Kur’ân’da nezîr (çoğulu nüzür) ve münzir (çoğulu münzirîn) olarak isimlendirilmiştir. 
Allah, her ümmete bir nezîr göndermiştir.  Bütün Peygamberler gibi  son Peygamber Hz. Muhammed (a.s.) de müjdeci ve uyarıcıdır:

يا ايها النبي انا ارسلناك شاهدا و مشرا و نذيرا
 
“Ey Peygamberim! Biz seni uyarıcı ve müjdeci olarak gönderdik ” (Ahzab, 33/45) anlamındaki âyet ve benzeri bir çok âyet buna delildir.
Kur’ân’da uyarıcıların, uyarılanların ve uyarılabilenlerin  kimler olduğu ve uyarıların neler olduğu bildirilmektedir.
Konu ile ilgili âyetlerde korkutma ve sakındırma, özellikle ilâhî azap ile uyarı ön plana çıkarılmıştır.
 “İnzâr”, tebliğin en önemli yöntemlerinden biridir. Kur’ân âyetlerinden Peygamberlerin en çok bu yöntemi kullandıkları anlaşılmaktadır.
Son Peygamber Hz. Muhammed, (a.s.)’a sadece içinde yaşadığı toplumu değil bütün insanları Kur’ân ile uyarma görevi verilmiştir:

و اوحي الي هذا القران لانذركم به و من بلغ

“Bu Kur’ân, bana vahyolundu ki, onunla sizi ve onun ulaştığı herkesi uyarayım” (En’am 6/19) anlamındaki âyet, bu gerçeği ifade etmektedir. Kur’ân, kıyamete kadar uyarı görevini sürdürecektir. Bu görevi müminler özellikle bu işle görevli olanlar yerine getirmekle yükümlüdürler.

T A H Z Î R

Sözlükte korkutmak, uyandırmak, sakındırmak, bir tehlikeyi önceden haber vermek demektir. Tahzîr kelimesi Kur'ân’da iki âyette geçmektedir:

 يحذركم الله نفسه “…Allah sizi kendisine karşı (gelmekten) sakındırıyor ...” 

 Âyet, emir ve yasaklarıma karşı gelmeyin, aksi takdirde sizi cezalandırırım anlamındadır. Dolayısıyla âyetlerden Allah’ın, yasak ve haramları işleyerek, emirlere muhalefet ederek isyan eden insanları, cezalandıracağı konusunda uyardığı, emir ve yasaklarına karşı gelmekten insanların sakındırılmasını istediği anlaşılmaktadır. Bu anlamda “tahzîr”, “inzâr” kelimesi ile aynı anlamı ifade etmektedir.

T E B Ş Î R

Sözlükte; müjdelemek, birini bir şeyle sevindirmek, birine sevineceği bir haber vermek, birini dîne vesaireye davet etmek, rüzgâr yağmur bulutunu sevk etmek; içinde sevinç bulunan haber, müjde  demektir.
Bu kelimenin kök anlamı bir şeyin iyi ve güzellikle zuhur etmesidir. İnsan cildinin dış yüzünü ve yer yüzündeki yeşilliğe “beşere” denir. İnsana “beşer” denmesi gözle görünen / zâhir bir varlık olması sebebiyledir.
Dini bir kavram olarak tebşîr; Allah’ın, kitapları ve Peygamberleri vasıtasıyla îman edip sâlih ameller işleyenleri rahmet, mağfiret, rıza, cennet ve nimetleriyle müjdelemesi, insanların cennete gitmelerine sebep olacak îman ve güzel söz, yararlı amel ve iyi davranışlara teşvik etmesidir.
“Tebşîr” hayırda da şerde de kullanılabilir. Kur'ân’da her iki anlamda kullanılmıştır.
Kur’ân’da müjdeleyenler ile müjdelenenlerin kimler olduğu ve müjdenin neler olduğu bildirilmektedir.
Kur'ân’da müjdeleyenler olarak Allah, peygamberler ve Kur’ân zikredilmiştir. Müminlerin nitelikleri arasında “beşîr” bulunmamakla birlikte çok sayıdaki “بشر” (müjdele) emrinin müminlere de yönelik olduğu açıktır.
Müjdeleme Kur’ân’da olumlu ve olumsuz anlamda, hayır ve şerde kullanılmaktadır. Bu itibarla tebliğde müjdelenenler mükâfat ve ceza ile müjdelenenler olmak üzere iki kategoride ele alınmıştır
Konu ili ilgili âyetlerden  müminlerin özellikle îmân ile birlikte sâlih ameller işleyen, dînî kurallara uyanların mükafatla; inkâr edip isyan edenlerin, büyük günahları işleyenlerin azap ile müjdelenmesinin gerektiğini anlaşılmaktadır.
İnkâr ve isyan edenlerin müjdelenmesi; küçültme ve aşağılama içindir. بشر بالعذاب; “azap ve ceza olduğunu bildir” demektir. Bu anlamda tebşîr, inzâr kavramının anlamını ifade eder.
İman edip salih amel işleyenler Allah’ın rahmeti, mağfireti, rızası, büyük lütfu ve büyük mükâfat, cennetler, tükenmez nimetler, temiz eşler, doğruluk makamı ile müjdelenmektedir ki bununla amaç insanları îman ve salih amellere teşvik etmektir.
İnkâr edip isyân edenlere  ise cehennemde çok elem veren azap olduğu bildirilmektedir ki bununla amaç insanları  inkâr ve isyandan alıkoymaktır.
Kur'ân’da yirmiden fazla âyette inzâr ve tebşîr, beşîr ve nezîr kavramları birlikte zikredilmekte, bütün peygamberlerin, özellikle son peygamber Hz. Muhammed’in ve son ilâhî kitap Kur’ân’ın bütün insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderildiği bildirilmektedir. İnzâr ve tebşîrin birlikte zikredilmesi tebliğ ve davet görevinde bu iki yöntemin birlikte kullanılması gerektiğine işaret etmektedir. Kur’ân’da da bu yöntem kullanılmakta, îmân edip sâlih ameller işleyenlere mükâfat va’d edilirken hemen peşinden inkâr edip isyan edenlere ceza olduğu bildirilmektedir. Mesela Nisâ sûresinin 56-57. Tevbe sûresinin 67, 68, 71, 72. Hadîd sûresinin 19. âyetleri bunun açık göstergesidir.
Yüce Allah, peygamberleri niçin müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdiğini şöyle bildirmektedir:

رسلا مبشرين و منذرين لئلا يكون للناس على الله حجة  بعد الرسل

“Müjdeciler ve uyarıcalar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın…” (Nisâ, 4/165). Mülk suresinin12. âyetlerinde de bu konu açıkça ifade edilmektedir.

H İ K M E T

Sözlükte sağlam bilgi, adalet, hilm, veciz söz, en fazîletli eşyayı en üstün ilimle bilmek, ilim ve akıl ile hakkı ve doğruyu bilmek, her şeyi yerli yerinde yapmak demektir.  Kelimenin kök anlamı birini zulümden men etmektir. “Hüküm” zulümden, hikmet cehaletten men eder, fesadı def edip maslahat ve menfaati celbeder.
Hikmet çok anlamlı bir kavramdır, farklı tanımları yapılmıştır.
Dini bir kavram olarak hikmet; “Söz, iş, amel, eylem ve davranışta isabet etmek”, “bilmek ve bildiği ile amel etmek”, “eşyanın hakîkatin bilmek ve anlamak”, “helal ve haramı bilmek”,  “sonu iyi, yararlı  ve hayırlı olan fiili işlemek”, “ilâhiye irâdeye uygun hareket etmek”, “hakka uygun olan söz ve eylem”, “Allah’a  itaat etmek,” akıl, anlayış ve icat şeklinde tanımlanmıştır.
Mu’tezîlî bilginler, hikmet; kişinin kendisine veya başkasına yararı olan şeydir, Eş’arî bilginler, kişinin iradesine uygun olarak yapılan fiildir, Mâtürîdî bilginler ise,  yararı bulunsun bulunmasın sonucu iyi ve güzel olan iştir şeklinde tanımlamışlardır.
Hikmet kavramının zıddı “cehl”, “cevr”, “zulüm” ve  “seefeh” kavramlarıdır.
Bir insanın hikmet sahibi olabilmesi için ilim sahibi ve ilmi ile amel eden olması gerekir. Bu kimseye “hakîm” denir. Hakîm, her sözü ve işi isabetli olan kimsedir.
Hikmet Kavramı Kur'ân’da sünnet,  nübüvvet,  Kur’ân hükümleri,  Kur’ân öğütleri,  ilim ve anlayış, sözde ve fiilde isabetli olmak,  güzel, doğru, iyi, faydalı ve muhkem söz, gerçeği açıklayan ve şüpheleri gideren delil,  açık delil,  Kur'ân ilmi, Allah’ın rızasına ulaştıran faydalı ilim ve onunla amel ) anlamlarında kullanılmıştır.

KAVL-İ  LEYYİN
   
   “Kavl-i leyyin”, yumuşak ve kolay söz demektir. Bu tabir, yüce Allah’ın Musa (a.s.)’a hitap ettiği, “Firavun’a gidin. Çünkü o iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o aklını başına alır veya korkar” anlamındaki âyette (Tâhâ, 20/43-44) geçmektedir.
Kavl-i leyin; muhatabı hiddetlendirecek, kızdıracak, öfkelendirecek, onur ve gururunu rencide edecek söz söylememeyi, saygı ifade eden cümleler kullanmayı, mülayim konuşmayı, tatlı dilli olmayı, muhataba hoşlanacağı sözler söylemeyi, kaba, kırıcı ve sert sözlerden kaçınmayı ve yararını beyân etmeyi ifade eder.
فبما رحمة من الله لنت لهم و لو كنت فظا غليظ القلب لانفضوا من حولك

(Ey Peygamberim!) Onlara Allah’ın bir rahmeti ile yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın  hiç şüphesiz  etrafından dağılıp giderlerdi…” (Ali-i İmrân, 3/159) anlamındaki âyet, vaaz ve irşat hizmetlerinde başarılı olabilmek için yumuşak sözlü ve davranışlı olmanın gerekliliğini ifade etmektedir.

KAVL-İ BELİĞ

“Kavl-i beliğ”, etkili, müessir söz demektir. Bu tabir,

اولئك الذين يعلم الله ما في قلوبهم فاعرض عنهم و عظهم و قل لهم في انفسهم قولا بليغا

“Onlar Allah’ın kalplerindekini bildiği (münafık) kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara içlerine nüfuz edecek etkili söz söyle” (Nisa, 4/63).anlamındaki âyette geçmektedir
Kavl-i beliğ; muhatabı ikna edecek, gönlünü fethedecek, duygularını harekete geçirecek,  düşündürecek, aklını ve mantığını çalıştıracak güzel, iyi, yararlı ve etkili söz söylemeyi, güzel konuşmayı ifade eder. Sözün beliğ olması için; sözcüklerin iyi seçilmiş, ifadenin düzgün ve veciz, anlamın doğru ve anlaşılır olması gerekir.

KAVL-İ MA’RÛF

“Kavl-i ma’ruf” iyi, doğru, faydalı söz demektir. Bu tabir Kur’ân’da,طاعة و قول معروف “Onların (kalplerinde hastalık bulunanların görevi) itaat ve güzel sözdür ...” (Muhammed 47/21), و قولوا لهم قولا معروفا   “…Onlara (reşit olmayanlara, yetimlere, fakirlere, yakınlara) iyi / güzel söz söyleyin” (Nisa,4/5, 8) anlamındaki âyetlerinde geçmektedir.
Bu âyetlerde geçen kavl-i ma’rûf doğrudan tebliğ ile ilgili olmamakla birlikte müminlere himaye ettikleri rüştüne ermemiş çocuklara, miras taksimi esnasında orada bulunan fakir, yetim ve yakınlara iyi söz söylenmeyi emreden Allah’ın, hakkı tebliğ esnasında da ma’rûf söz söylenmesini de isteyeceği açıktır. “Ma’rûf söze”, kelime-i tevhit, Kur’ân âyetleri, peygamber sözleri, hak, doğru, etkili, faydalı ve yol gösterici sözler dahildir.

KAVL-İ HASEN

“Kavl-i hasen” iyi, güzel, doğru, hak söz demektir.  Bu tabir, Allah’ın İsrâil oğullarından aldığı sekiz mîsak’tan biri olanقولوا للناس حسنا  “İnsanlara güzel söz söyleyin”  cümlesinde geçmektedir. Ayetteki “hasenen” kelimesinin başından “kavlen” kelimesi hazf edilmiştir. “قولوا للناس قولا حسنا” demektir.   
Kavl-i hasen; ma’rufu emretmeyi, münkeri nehyetmeyi, yumuşak ve tatlı söz söylemeyi,  insanlara doğru yolu göstermeyi   ifade eder.

 KAVL-İ SEDÎD

“Kavl-i sedîd” doğru ve âdil söz demektir. Bu tabir,

 فليتقوا الله وليقولوا قولا سديدا  “…Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler” (Nisa,  4/9) ve
يا ايها الذين امنوا اتقوا الله و قولوا قولا سديدا

“Ey müminler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin” (Ahzab, 33/70) meâlindeki âyetlerde geçmektedir. Birinci âyette velîlerin  yetimlere doğru, sağlam, yumuşak ve kırıcı olmayan söz söylemeleri  ile ilgilidir. İkinci âyette ise doğrudan Allah müminlere doğru sözlü olmayı emretmektedir ki burada doğru söz; kelime-i tevhîdi, gerçeği beyan eden, doğru ve âdil sözü  ifade ettiği gibi hakkı tebliğde yalan, batıl ve saçma olmayan doğru  ve gerçek sözler söylemeyi de ifade eder.

 MÜCADELE-i HASENE

 “Mücâdele” sözlükte bir kimse ile şiddetli tartışma yapmak demektir.
 Dîne davet ile ilgili mücâdele kavramı Kur’ân’da iki âyette geçmektedir:

ادع الى سبيل ربك بالحكمة و الموعظة الحسنة و جادلهم بالتي هي احسن

“(Ey Peygamberim!) Sen Rabbinin yoluna  hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et ..” (Nahl, 16/125),

و لا تجادلوا اهل الكتاب الا بالتي هي احسن الا الذين ظلموا منهم

“İçlerinden zulmedenleri hariç ehl-i kitap ile ancak en güzel şekilde mücadele edin ...” (Ankebut,29/ 46)
En güzel mücâdele ile maksat; kırıcı olmadan, yumuşak, beliğ ve etkili sözlerle konuşmak, muhatabı ikna etmeye çalışmaktır. Ehl-i kitap ile nasıl mücadele edileceği âyetin devamında;

و قولوا امنا بالذي انزل الينا و انزل اليكم و الهنا و الهكم واحد و نحن له مسلمون

“Onlara, ’Biz bize indirilene de size indirilene de iman ettik Bizim ilahımız da sizin ilahınız da  birdir ve biz O’na teslim olmuşuz’ deyin” (Ankebut, 29/46) şeklinde bildirilmektedir.

ÜSVE-İ HASENE
    
   “Üsve-i hasene” uyulacak en güzel örnek demektir. Bu tabir Kur’ân’da üç âyette geçmektedir.  Bu âyetlerde İbrahim (a.s.) ve ona îman edenler ile Hz. Muhammed (a.s.) müminlere örnek gösterilmektedir (Ahzab, 33/21, Mümtehine, 60/4, 6)
   Hem İbrahim Peygamber hem de Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)’ın önce genel olarak bütün müminlere sonra özel olarak Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ile Allah’ı çok zikredenlere örnek olduğunun zikredilmesi, örnek alacakların niteliklerini bildirmeye yöneliktir. Peygamber îmân, ibadet, ahlak ve her türlü söz ve davranışlarında müminlere örnek olduğu gibi müminlerin de aynı şekilde diğer insanlara güzel örnek olmaları gerekir. Güzel örnek olma dîni eskilerin deyimi ile “hâl” ile anlatım, yaşayarak duyurmadır.

Ş Â H İ D

Tanıklık yapmak, haber vermek, muttali olmak, bilmek, bildirmek, idrâk etmek,  yetişmek,  hazır bulunmak, sözle veya fiilen delil olmak, yemin etmek anlamlarındaki “ş-h-d” kökünden türeyen şâhid, sözlükte tanık, bilen, muttali olan, hazır olan ve delil anlamındadır.
Kur’ân’da şâhid kelimesi Allah’ın,  peygamberin ve insanların sıfatı olarak kullanılmıştır.
Allah’ın şahîd olması; kullarının bütün yaptıklarını, davranışlarını görmesi, bilmesi, muttali olması, sözlerini duyması, onları murakabe etmesi, hâzır ve nâzır olması demektir.

وهو معكم اين ما كنتم و الله بما تعملون بصير

“Nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir ve Allah yaptıklarınızı görür”(Hadîd 57/4) anlamındaki âyetin ifade ettiği manayı ifade eder.
Bir hakkı, bir olayı ispatta bilgi ve görgüsüne müracaat edilen kişiye şâhid denildiği gibi  inanç, söz, fiil ve davranışlarıyla insanlara güzel örnek olan Peygamber ve mü’minlere de şâhîd denilmiştir.
Müminlerin; îmân, îbâdet, güzel ahlak, adâlet, doğruluk, ilim, irfân ve çalışmaları ile diğer insanlara güzel örnek  olmaları gerektiğini;

و كذالك جعلناكم امة وسطا لتكونوا شهداء على الناس و يكون الرسول عليكم شهيدا

“Böylece sizler insanlara birer şahit / örnek olasınız ve peygamber de size bir şahit / örnek olsun diye  sizi orta bir ümmet yaptık” (Bakara, 2/143)   ve

هو سميكم المسلمين من قبل و في هذا ليكون الرشسول شهيدا عليكم و تكونوا شهداء على الناس

 “… Allah sizi hem daha önce  hem de bu Kur'ân’da  müslüman diye isimlendirdi ki Peygamber size şahit / örnek  olsun siz de insanlara şahit / örnek olasınız …” (Hac, 22/78) anlamındaki âyetler ifade etmektedir.
Âyetlerde geçen  şâhid ve şühedâ kavramları  kıyamette müslümanların, diğer Peygamberlerin hak dîni toplumlarına tebliğ ettiklerine, Hz. Muhammed (a.s.)’ın da müslümanlara tanıklık edeceklerine işaret ettiği  gibi  dünyada örnek olma anlamına da işaret eder.
“Fiîlen ve hâlen örnek alınan ve kendilerine uyulan kimselere dâhi şâhit denir.” “Bu böyledir, çünkü filan öyle diyor, filan iş şöyle yapılmalıdır, çünkü filan öyle yapıyor tarzında her hangi bir hükmü karar için senet ittihaz edilen kişiler hep şahittirler ki bunlar en büyük insanlar demektir. İşte Cenabı Allah müminleri insanlar arasında böyle  hakşinas, âdil, dürüst, güzel ahlak, ilim ve  irfan sahibi, seçkin, örnek alınan ve uyulan bir toplum oluşturmak için Hz. Muhammad (a.s.)a hidayet buyurmuştur”  diyen Hamdi YAZIR, aynı şeklide Müslümanların da diğer toplumlara örnek olmaları gerektiğini, bunun Allah’ın bir emri olduğunu  ifade etmektedir.

        II. İNSANIN VAAZ VE NASİHATA OLAN İHTİYACI

   Öğüt verene, “müzekkir”,  öğüt alana da “müddekir”  denir. İnsanın vaaz ve nasîhate, öğüt ve tavsiyeye ihtiyacı vardır. Çünkü genel olarak insan azgın,  aceleci,  hırslı, cimri, sabırsız,  nankör, ümitsiz, şımarık,  tartışmacı  ve zalimdir.  Nefsi ona daima kötülüğü emreder.  Zayıf yaratılmıştır.  Zafiyeti; şehvetine düşkün, öfkesine mahkûm, ibadetlerin meşakkatlerine dayanıksız, sebatsız, nefsinin arzularına ve dünya lezzetlerine karşı koymada âciz oluşudur.  Şeytan düşmanıdır,  onu daima kötülüklere teşvik eder ve Allah (c.c.) ile irtibatını kesmeye çalışır. Helâke sürükleyen şehevî arzularına ve kendisini sıkıntıya sokacak olan tembelliğe meyledebilir. Akıl ve irade sahibi; iyi ve kötü, hayır ve şer olanı birbirinden ayırt edebilecek yetenekte olmasına rağmen bu zafiyetleri nedeniyle insan; nefsine, şehvetine ve şeytana uyup inkâr, isyan, haram ve  kötülüklere dalabilir, gaflete düşebilir. Bu itibarla onu şehvet, şeytan, inkâr, isyan, zulüm ve gafletten uzaklaştırıp iman, ibâdet, itâat, takva ve ihlasa yöneltecek rehbere, hak davetçisine, vâize, öğüt vericiye, nasîhat ediciye ihtiyacı vardır. Allah’ın, insanlara peygamber ve kitap göndermesinin amacı da budur. Kur'ân'da öğüdün müminlere fayda verdiğinin bildirilmesi de insanların vaaz'a ihtiyacının olduğuna delalet eder.
   Kur'ân’da; öğüt vermek, doğru yolu göstermek, iyiliği emredip kötülüklerden men etmek, insanları İslam'a, iyilik ve güzelliğe, îman, ibadet, ahlak, itaat ve sâlih amelleri yapmaya çağırmak; şirk, küfür, isyan, zulüm, günah, haram ve kötülüklerden, kötü söz, eylem ve davranışlardan sakındırmak anlamlarını yukarıda açıklamaya çalıştığımız kavramlar, ayrıca cihâd”,  “i’lân”,  “va’d”  ve “va’îd”  kavramları kullanılarak ifade edilmiş, dînî kurallara uymanın teşvik ve tavsiye edilmesi, insanlara öğüt verilmesi, yol gösterilmesi, iyi ve güzel olan şeylere yönlendirilmesi, kötü ve çirkin olan şeylerden sakındırılması istenmiştir. Bu, insanın vaaz ve irşada, öğüt ve nasîhata ihtiyacı olduğuna delalet eder.
    يعظكم لعلكم تذكرون “O düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor” (Nahl, 16/90) به  ان الله نعما يعظكم “Alla size ne kadar güzel öğütler veriyor” (Nisa, 4/58) âyetlerinde bildirildiği üzere Allah’ın bizzat kendisi öğüt verdiği gibi  Kur'ân’ı bütün âlemler için bir öğüt,  Hz. Muhammed’i (a.s.) insanlara öğüt verici,  uyarıcı, müjdeleyici ve hak davetçisi  olarak göndermiş ve  فذكر ان نفعت الذكرى “Öğüt fayda versin (vermesin) sen öğüt ver (sana düşen görev sadece tebliğdir)  buyurmuştur. Peygamberimiz (a.s.) sağlığında Kur'ân’ı insanlara tebliğ etmiş, açıklamış, öğüt vermiş  ve  iyiliği emredip onları kötülüklerden men etmiştir. Peygamberimizin vefatından sonra bu görev, müminlere, özellikle dîn bilginlerine yüklenmiştir.    Yüce Allah;

و ما كان المؤمنون لينفروا كافة فلولا نفر من كل فرقة منهم طائفة ليتغقهوا في الدين و لينذروا قومهم اذا رجعوا اليهم لعلهم يحذرون

   "Müminlerin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Her topluluktan bir grubun dini iyi öğrenmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları uyarmak için geri kalmaları gerekmez mi? Umulur ki onlar (haramlardan ve kötü davranışlardan) sakınırlar" (Tevbe, 9/122) âyeti ile dini iyi öğrenip insanlara anlatacak bir grubun bulunmasını isterken;
   
كنتم خير امة اخرجت للناس تامرون بالمعروف و تنهون عن المنكر

   "Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz ..."  anlamındaki âyet ile İslam’ı anlatma, insanlara öğüt verme, iyilikleri emretme ve kötülüklerden sakındırmanın müslüman toplumun ortak niteliği olduğunu bildirmiştir. Peygamberimiz (a.s.) da,

من راى منكم منكرا فاليغيره بيده فان لم يستطع فبلسانه فان لم يستطع فبقلبه و ذلك اضعف الايمان

   "(Ey mü'minler!) Sizden kim bir münkeri (İslâm’ın hoş görmediği söz, fiil ve davranışları, bir haramın işlenişini) görürse hemen onu eli ile değiştirsin, (eliyle değiştirmeye) gücü yetmezse dili ile değiştirsin, (dili ile değiştirmeye) gücü yetmezse kalbi ile (kötülüğü tasvip etmesin, onu protesto etsin). Bu son durum imanın (gerektirdiği amellerin) en zayıf olanıdır"  sözüyle bu görevin her bir müslümana şamil olduğunu beyan etmiştir.
“Kötülüklerin el ile değiştirilmesi”; fert açısından kötülüklerin önlenmesi için maddî katkıda bulunmak, devlet açısından ise güvenlik güçleri ile kötülüklerin işlenmesine mani olmaktır.
“Kötülüklerin dil ile değiştirilmesi” ise; yerine ve zamanına göre haramlarla, kötü ve yanlış söylem, eylem ve davranışlarla; söz, ikaz, öğüt, kınama, tavsiye v.b. yollarla mücadele etmektir. Kötülüklere karşı mücadeleye bu iki yöntemle katkıda bulunmaya gücü yetmeyen insan, hiç olmazsa kötülere meyletmemeli, onların davranışlarını tasvip etmemeli ve onlara herhangi bir şekilde destek vermemelidir.
   Bir toplumda “iyiliği emir ve kötülüğü men” görevi yapılmazsa bunun vebali ve cezası umumi olur. Hz. Ebu Bekir (r.a.) şöyle demiştir:

يا ايها الذين امنوا عليكم انفسكم لا يضركم من ضل اذا اهتديتم

"Ey insanlar! "Ey Mü'minler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu bulduğunuz zaman (haktan) sapan kimseler size zarar veremez" (Mâide, 5/105) âyetini okuyorsunuz (ve yanlış anlıyorsunuz). Ben Resûlüllah (a.s.)'dan işittim, o şöyle buyuruyordu:

ان الناس اذا راوا الظالم فلم ياخذوا على يديه اوشك ان يعمهم الله بعقاب

“(İnsanlar,) zalim kimseyi gördüğü zaman onu zulümden men etmezlerse Allah en yakın zamanda herkesi (zalimi ve zulme engel olmayanları) cezalandırır.”   Konu ile ilgili başka bir hadiste şöyle bildirilmektedir:

ما من قوم يعمل فيهم المعاصي ثم يقدرون على ان يغيروا ثم لا يغيروا الا يوشك ان يعمهم الله منه بعقاب   
   "Bir toplumda günah fiiller işlenir, bu toplum bunu değiştirmeye gücü yettiği halde değiştirmezlerse Allah en yakın zamanda o toplumu cezalandırır."
   Mü'min, kendisi kimseye zulmetmediği gibi başkalarının zulmetmesine de seyirci kalmaz, İslâm’ı öğrenir, öğrendiklerini başkalarına da anlatır, kendisi İslâm’ın emir ve yasaklarına uyar; bu emir ve yasaklara başkalarının da uymalarını ister. Yüce Allah,

يا ايها الذين امنوا ان تنصروا الله ينصركم و يثبت اقدامكم
 
"Ey müminler! Siz Allah'a (dinine) yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam tutar, (iman ve itaatinizde sizi devamlı kılar)" (Muhammed, 47/7) anlamındaki âyet ile dinine yardım edenlere yardım edeceğini va'd etmektedir.
   İnsanlara vaaz etmekten maksat; onların ibadet ve itaate devam etmelerini; haram, isyan ve günahlardan sakınmalarını sağlamak; gaflete düşmelerine engel olmak, imanlarının kuvvetlenmesine, bilmediklerini öğrenmelerine ve kalplerinin yumuşamasına sebep olmaktır
   Kur'ân bir öğüttür dileyen öğüt alır,  dileyen yüz çevirir. Allah Kur'ân’da; akıllı insanların,  Allah'tan korkan  ve On'a yönelenlerin  öğüt alacaklarını; bedbaht olan kimselerin ise öğüt almaktan kaçınacaklarını  bildirmiştir.

         III. VAAZ VE İRŞAT HİZMETLERİNDE UYULMASI GEREKEN BAZI KURALLAR
 
   İster camide, ister cami dışında yapılsın vaaz ve irşat hizmetinin yerine getirilmesinde bir takım kurallara riayet edilmesi gerekir. Bu kurallardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

   1)  Vaaz edecek kimse, dini iyi bilmeli, anlatacağı konuyu iyi kavramış olmalıdır.
   
   Bir şeyi anlatmak isteyen kimsenin, o şeyi, usûl ve esâslarıyla detaylı olarak çok iyi bilmesi gerekir. Aksi takdirde o şeyi insanlara hakkıyla anlatamaz. Bu sebeple dini tebliğ etmek, anlatmak, öğüt ve nasîhatte bulunmak isteyen mümin, tavsiye etmek, anlatmak ve söylemek istediği şeyleri iyi öğrenmelidir, aksi takdirde yanlış şeyler anlatır, bu yüzden vebale girer, kaş yapayım derken göz çıkartır. İşin doğrusu, yüce Allah’ın Kur'ân’da emrettiği gibi bu işi, ehline bırakmaktır. 

   2)  Vaaz ve irşat hizmetinde  Allah rızası gözetilmelidir

Bu kurala uymayan kimse netice elde edemeyecektir, çünkü insanlar, bu kimseye itibar etmeyeceklerdir.
 
         3)  Vaaz ve irşat görevinde  âyet ve sahîh hadisler esas alınmalıdır.

Kur'ân ve sahih hadislerde yeri olmayan fikir ve hükümleri din adına anlatmak büyük bir vebaldir. Kur'ân'da olmayan hiç bir şey, Kur'ân'dan izlenimini vererek asla anlatılmamalı, uydurma olan, akıl, mantık ve İslam’ın özü ve esası ile bağdaşmayan zayıf hadisler özendirme ve sakındırma amacıyla da olsa anlatılmamalıdır. Bu konuda Yüce Allah (c.c.),

و لا تقولوا لما تصف السنتكم الكذب هذا حلال و هذا حرام لتفتروا على الله الكذب ان الذين يفترون على الله الكذب لا يفلحون

“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü, ‘şu helâldir, şu haramdır’ demeyin, sonra Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah'a karşı yalan uyduranlar, ise kurtuluşa eremezler” (Nahl 16/116) ve

و لا تقف ما ليس لك به علم ان السمع والبصر والفؤاد كل اولئك كان عنه مسؤلا

“Bilmediğin bir şeyin üzerinde durma. Çünkü kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan sorumludur” (İsrâ, 17/36) Peygamberimiz (a.s.) ise;

اتقوا الحديث عني الا ما علمتم فمن كذب علي متعمدا فليتبوأ مقعده من النار

“Benden hadis nakletmekten sakının, ancak (benim sözüm olduğunu kesin olarak) bildiğiniz hadisleri rivayet edebilirsiniz. Kim kasten bana yalan isnat ederse cehennemdeki yerine hazır olsun",
من يقل علي ما لم اقل فليتبوأ مقعده من النار

“Kim benim söylemediğim bir şeyi benim üzerime (isnat ederek) söylerse cehennemdeki yerine hazır olsun”,
من قال في القران بغير علم فليتبوا مقعده من النار

“Kim Kur'ân hakkında bilmeden bir şey söylerse cehennemdeki yerine hazır olsun”  buyurmuştur.
 
         4) Öğüt vermede metot,  Kur'ân'î  olmalıdır.

   Metodun Kur’ânî olmasından maksat, insanları iyi, doğru ve yararlı şeylere yönlendirmek, bunları yapanları müjdelemek, kötü, haram, yanlış ve günah olan söylem ve eylemlerden sakındırmak, bunları işleyenlerin cezalandırılacağını bildirmektir. Yüce Allah Peygamberi ve Kur'ân’ı müjdeleyici ve uyarıcı  olarak göndermiştir.

فانما يسرناه بلسانك لتبشر به المتقين و تنذر به قوما لدا

“(Ey Peygamberim!) Biz onu (Kur'ân'ı) senin lisanınla (indirerek) kolaylaştırdık ki onunla muttaki (iman edip salih amel işleyen, emir ve yasaklara riayet eden ve Allah'a karşı gelmekten sakınan mü'minleri) müjdeleyesin, haktan sapıp batıla meyleden fâcir, zâlim hakkı kabul etmeyip batılı savunan ve aşırı düşmanlık yapan toplumları uyarasın” (Meryem, 19/97. bk. Kehf, 18/1-4) âyeti bunu ifade etmektedir.

   5) Muhatapların durumları daima göz önünde bulundurulmalıdır.

İnsanların bilgi, kültür, eğitim ve öğretim; zeka, kavrayış ve anlayış seviyeleri çok farklıdır. Dinî nasîhatte bulunacak kimselerin, bu durumu göz önünde bulundurmaları ve ona göre konuşmaları ve  öğüt vermeleri gerekir. Yüce Allah (c.c.), insanların “kendi yoluna” üç şekilde çağrılmasını istemektedir: “Hikmet”, “mev'ıze-i hasene” ve “en iyi mücadele”.  “Hikmet” kelimesi  bu âyette; yerli yerinde yapmak, isabetli söz söylemek, fesâdı defedip maslahat ve menfaati celp etmek, şüpheleri gidermek ve hakkı izâh etmek, ilim ve akıl ile gerçeği ortaya koymak; “mev'ıza-i hasene" ise; bir kimseye kalbini yumuşatacak, sevap ve cezayı hatırlatacak söz söylemek, öğüt vermek ve ikna edici konuşmak demektir.   
İnsanları; entelektüel, akl-ı selîm sahibi olup yaratılış sâfiyeti bozulmamış duyarlı kimseler ve tartışmacı, inat, şüpheci ve inkârcı kimseler şeklinde düşünüp birinciler hikmetle / doyurucu, ikna edici ve bilimsel delillerle, ikinciler güzel öğüt ile, üçüncüler ise en iyi mücadele ile İslâm'a da'vet edilmelidir.

   6) Öğüt vermede, anlaşılır bir dil ve yumuşak bir üslup kullanılmalıdır.

   Öğüt vermede amaç, İslâm’ı anlatıp benimsetmek, emirlerin yapılmasını ve yasaklardan kaçınılmasını sağlamaktır. Bu amacın gerçekleştirilmesi ancak sevdirme ve ikna ile mümkün olur. Bu itibarla öğüt vermede yumuşak üslup, tatlı dil ve güler yüz daha etkili olacaktır. Yüce Allah (c.c.), Peygamberimize (a.s.);

فذكر انما انت مذكر لست عليهم بمصيطر

   “(Ey Muhammed!) Sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin" buyurmuştur (Tekvîr, 88/21-22). Bu sebeple öğüt vermede bağırıp çağırma, yüksek sesle, katı ve sert konuşma yanlış bir yöntemdir. Aksine öğüt vermede yumuşak ve tatlı bir üslûp kullanılmalıdır. Bu, Allah'ın (c.c.) emridir.

واغضض من صوتك ان انكر الاصوات لصوت الحمير

   "... Sesini kıs. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir" (Lokman, 31/19) buyuran Yüce Allah (c.c.), Musa ve Hârûn (a.s.)’a

اذهبا الى فرعون انه طغى فقولا له قولا لينا لعله يتذكر او يخشى

   "Firavun'a gidin. Çünkü o, azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar” (Tahâ, 20/43-46) talimatını vermiştir. Peygamberimize (a.s.) ise,

فبما رحمة من الله لنت لهم و لو كنت فظا غليظ القلب لانفضوا من حولك

   "(Ey Peygamberim!) Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın (insanlar) çevrenden dağılır giderlerdi ..." buyurmuştur (Al-i İmran, 3/159).
   Verilen öğüdün iyi anlaşılabilmesi için, konuşma, acele edilmeden, yavaş yavaş ve tane tane yapılmalıdır. Bazı ifâdeler tekrarlanmalıdır.

   7) Vâiz, davranışları ile söylediklerine ters  düşmemelidir

   Kendisi uygulayamasa bile İslâm’ın bütün hükümlerini insanlara anlatmak her müminin görevidir. Ancak öğüt veren kimse, söylediklerine kendisi de uymalıdır.

   اتامرون النس بالبر و تنسون انفسكم و انتم تتلون الكتاب افلا تعقلون

   "Siz kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (Bakara, 2/44) buyuran yüce Allah, Kur'ân’da  insanları Allah'a çağıran kimsenin sözünün güzel olması için, kişinin müslüman olması ve sâlih amel işlemesi gerektiğini bildirmiştir. İnsanın davranış haline getirdiği şeyleri başkasına  söylemesi sözün tesirini arttıran bir faktördür. Yüce Allah (c.c.), Şûrâ sûresinin 15. âyetinde Peygamberimize (a.s.),

    فادع واستقم كما امرت
   
"... (İnsanları İslâm’a) da'vet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol…" buyurmuştur (Şura, 42/15. Hitap, Peygamberimize, dolayısıyla bütün mü'minleredir. Yapılan öğütten netice elde edebilmek için, usûl ve esaslara riayet edilmesi, bu görevin en güzel biçimde yapılması gerekir. Peygamberimizin (a.s.),

   ان الله كتب الاحسان على كل شيئ 
   
   "Allah, her şeyde ihsânı (o şeyi en güzel biçimde yapmayı) yazmış (gerekli kılmış)tır"   sözü de bunu ifade etmektedir.

   8) Vaaz bıktırıcı, zorlaştırıcı ve nefret ettirici olmamalıdır.

   Yaptığı vaazları uzatmayan  ve insanları usandırmamak için uygun zaman kollayan  Peygamberimiz (a.s.),
يسروا ولا تعسروا بشروا و لا تنفروا

   “Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin”  sözleriyle bu gerçeğe işaret etmiştir.

   9) Vâ'zda  kişiler değil  yanlış inanç, söylem, eylem ve davranışlar hedef alınmalıdır.

Öğüt veren kimse insanları eleştirmeği değil, onların İslâm konusunda bilgilenmelerini, İslâm'ı sevmelerini ve Allah'ın istediği tarzda bir müslüman olabilmelerini hedeflemelidir. Eleştiri yapılacaksa kişiler değil batıl inanç, kötü amel ve yanlış davranışlar hedef alınmalıdır. Yüce Allah, Kur'ân'da; mü'min,  muttakî  ve muhsinleri  övmüş, buna mukâbil müşrik,  kafir ve münâfıkları  yermiş ve onların niteliklerini anlatmıştır.
   Kur'ân'da tanrılık iddia eden Firavun, servet ve makamına güvenerek büyüklenip ilâhî vahyi kabul etmeyen ve peygambere karşı çıkan kâfir Hâmân ve Kârûn,  Peygamber düşmanı müşrik Ebû Leheb ve karısı,  insanları haktan saptıran Sâmirî  gibi az sayıda isim zikredilerek kişiler kınanmış ve eleştirilmiş fakat çoğunlukla fert ve toplumların vasıfları ve davranışları ön plâna çıkarılmıştır. Bu itibarla öğüt veren kimse, kişileri değil batıl inançları ve kötü davranışları ele alıp anlatmalıdır.
   Öğüt vermede Allah, peygamber, Kur'ân, İslam ve müslümanlara cephe alınmasına sebep olabilecek yaklaşım ve ifadelerden sakınılmalıdır.

     و لا تسبوا الذين يدعون من دون الله فيسبوا الله عدوا بغير علم

   "(Müşriklerin) Allah'tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek sınırı aşıp Allah'a (dinine ve peygamberine) sövmesinler..." (En’am, 6/108) anlamındaki âyet bu gerçeği ifade etmektedir.

         10. Ayetlerin yorumunda siyâk-sibâka dikkate edilmelidir

          Kur'ân âyetlerinin dizilişi Allah'ın emrine göredir (tevkîfî). Cebrâil (a.s.) Muhammed (s.a.v.)'e vahiy getirdikçe her âyetin yerini de söylemiştir.  Bu sebeple her âyetin öncesi ve sonrasındaki âyetlerle mânâ ilişkisi vardır. Bir âyetin izâhı ve hükümlerinin açıklanması söz konusu edildiği zaman bu durumun göz önünde bulundurulması gerekir. Bir âyetin, mânâsını bozacak şekilde bir kısmını alıp tercüme etmek, âyeti, siyâk-sibâkını düşünmeden mânâlandırmak insanı hataya götürür. Âyetlerde geçen kavramlar, hükümler çoğu kere peşinden gelen âyette açıklanır. Meselâ Bakara sûresi'nin 2. âyetinde geçen "للمتقين " kelimesi; 3,4 ve 5. âyetlerde izâh edilmiştir. Aynı şekilde meselâ Müddessir sûresi'nin 41. âyetinde geçen "el-mücrimîn" kelimesi, peşinden gelen 12 âyette izâh edilmiştir. "Mücrimler" kavramını izah etmek isteyen kimsenin bu âyetlere mutlaka değinmesi gerekir. Aksi takdirde hataya düşer.

   11. Konu bütünlüğüne dikkat edilmelidir
   
   Kur'ân, konularına göre tertip edilmemiştir. Bir konu, muhtelif âyetlerde geçebilmektedir. Bir ayette mücmel olan bir husus, başka bir âyette mufassal olarak zikredilmektedir. Ayetlerin ilk tefsirinde, önce âyetlere, sonra hadislere müracaat edilmelidir. Bu itibarla bir konuyu anlatmak isteyen insan, bu konudaki bütün Kur'ân ayetlerini göz önünde bulundurmak zorundadır. Kur'ân konuları, Kur'ân bütünlüğü içinde ele alınıp işlenmelidir. Aksi durum, insanı hataya götürür. Meselâ faizden bahseden bir vaizin, Kur'ân'daki fâiz ile ilgili bütün âyetleri birlikte ele alması lâzımdır.Aynı durum hadisler için de söz konusudur. Bir konuda bir hadis anlatılırken aynı konudaki diğer rivayetler de dikkate alınmalıdır. 
      
        SONUÇ

   İnsanlar, hayra ve şerre, iyiye ve kötüye, doğruya ve yanlışa, hakka ve batıla, imana ve küfre, itaate ve isyana, ihlâsa ve riyaya ... kabiliyetli olarak yaratılmışlardır. İnsanlar, doğuştan şerli, kötü, kâfir, münâfık, âsi ve riyâkâr... değillerdir. İnsanların, hayra, iyiye, doğruya, hakka, imâna, itaate, ihlâsa... yönelmeleri ancak bu yönde eğitim ve öğretim görmeleri, edep ve terbiye almaları, vaaz ve nasîhat dinlemeleri ve Allah'ın lütfu ve hidâyeti ile mümkün olur. Bu itibarla insanların eğitim ve öğretime, öğüt ve nasîhate ihtiyaçları vardır. Hiç bir insan bundan müstağnî değildir. Ayrıca iyiliği emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü menetmek ve önlemek her müminin görevidir. Peygamberler ve kutsal kitapların gönderilme gayeleri de insanları hakka çağırıp onları batıldan uzaklaştırmak, yeryüzünde zulmü önleyip adaleti ve takvayı hâkim kılmaktır.
   Kur'ân, insanları iyiye, doğruya ve gerçeğe götürmek; kötülüklerden ve yanlışlıklardan uzaklaştırmak için bir duyurudur.  Bu duyurunun herkese ulaştırılması gerekir.
Allah yoluna davet övgüye layık ve beğenilecek bir davranıştır. Hz. Ali’in, “Allah’a yemin ederim ki senin vesilenle Allah’ın bir insana hidayet vermesi, senin için bir sürü kırmızı deveden daha hayırlıdır”  sözü bu görevin önemini ifade etmektedir. Bu görevin îfası ve en iyi bir şekilde yerine getirilebilmesi  için öğüt verecek kimsenin; dînî konuları iyi bilmesi, iyice öğrenmediği ve bilmediği konularda konuşmaması Kur'ân ve hadisleri esas alması, çıkar gözetmemesi, muhatapların durumlarını daima göz önünde bulundurması, sade, anlaşılır bir dil ve yumuşak bir üslup kullanması,davranışları ile söylediklerine ters düşmemesi, bıktırıcı, zorlaştırıcı ve nefret ettirici değil kolaylaştırıcı ve sevdirici olması, kişilerin şahsiyetlerini değil kötü davranışlarını hedef alması, sabır ve sebat göstermesi tepkilere karşı tahammüllü olması ve iyi bilmediği konuları öğreninceye konuşmaması gerekir.
كتاب انزلناه اليك مبارك ليدبروا اياته و ليتذكر اولوا الباب

“Bu Kur'ân, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır”(Sad, 38/29).
فانما يسرناه بلسانك لعلهم يتذكرون

“Ey Peygamberim! Biz onu (Kur'ân’ı) senin dilinle kolaylaştırdık ki düşünüp öğüt alsınlar” (Dühan, 44/58).
و الله يدعوا الى الجنة والمغفرة باذنه و يبين اياته للناس لعلهم يتذكرون

“… Allah insanları izniyle cennete ve bağışlamaya çağırıyor ve âyetlerini açıklıyor ki öğüt alıp düşünsünler” (Bakara, 2/221).
و لقد وصلنا لهم القول لعلهم يتذكرون

“Andolsun düşünüp öğüt alsınlar diye (Kur'ân âyetlerini) onlara peş peşe ulaştırdık” (Kasas, 28/51).

و لفد ضربنا للناس في هذا القران من كل مثل لعلهم يتذكرون

“Andolsun öğüt alsınlar diye biz bu Kur'ân’da insanlar için her türlü misali verdik” (Zümer, 39/27. bk. İbrahim, 14/25)anlamındaki âyetler, Kur'ân’ın insanlara öğüt olduğunu;

فادعوا الله مخلصين له الدين و لو كره الكافرون

"(Ey müminler!) Kâfirlerin hoşuna gitmese de siz dîni yalnız Allah'a hâlis kılarak (insanları) O'na (Allah'a, dînine) da'vet edin" (Mümin, 40/14) anlamındaki âyet ve benzerleri   bu öğüdün insanlara ulaştırılması gerektiğini ön görmektedir. Bu görevi en iyi yapacak olanlar ise müftüler, vaizler, imam-hatipler kısaca bütün  ilâhiyatçılardır.

   Bu görevin en iyi bir şekilde yapılabilmesi için vaaz ve irşat görevini yapacak kişi;
   1. Kendisini çok iyi yetiştirmelidir.
   2. Anlatacağı konuya çok iyi hazırlanmalıdır. İyice öğrenmediği ve bilmediği konularda konuşmamalıdır.
   3. Bir âyeti anlatırken siyak-sibakını daima göz önünde bulundurmalıdır.
   4. Konu bütünlüğüne dikkat etmelidir.
   5. Vaaz ile amacı İslâmı tebliğ ve tebyîn etmek (duyurmak ve açıklamak) olmalıdır.
   6. Temel kaynak olarak Kur'ân ve sahih hadisleri almalı, uydurma hadislere, gereksiz hikâye ve isrâiliyâta aslâ yer vermemelidir.
   7. Anlatımda Kur'ân metodunu kullanmalı, inzâr ve müjdelemeyi va'd ve va'îdi, sevap ve ikabı daima dengede tutmalıdır. Ancak müjdeleme, kolaylaştırma, sevdirme ve sevap olduğunu bildirmeyi öncelemelidir.
   8. Cemaatin psikolojik, sosyolojik, ekonomik, ideolojik, kültürel, siyasal, inanç, eylem ve davranış biçimini iyi tanımalı, vaazlarında bunu göz önünde bulundurmalıdır.
   9. Sade ve anlaşılır bir dil ve yumuşak bir üslûp kullanmalı, asla bağırıp çağırmamalıdır.
   10. Anlattıklarına ve İslâm'a, söz, eylem ve davranışları ile ters düşmemeli, örnek insan olmaya çalışmalıdır.
   11. Kişileri değil, inanç ve davranışları hedef almalıdır.
   12. Vaaz ve irşatta, hakkı tavsiye ve İslâm’ı tebliğde azim, sabır ve sebat göstermeli; tepkilere karşı tahammüllü olmalıdır.
   13. Fitne ve fesada sebebiyet vermemelidir.
   14. Konu seçiminde zaman, mekan ve muhatapların durumunu dikkate almalıdır.
   15. Vaazlarında inandırıcı, yönlendirici, duygulandırıcı, düşündürücü ve bilgilendirici bir yöntem kullanmalıdır.
   16. Söz söyleme sanatını, konuşma ve anlatma tekniklerini iyi öğrenmelidir. Bu cümleden olmak üzere; sözcükleri doğru söylemeli, cümleleri kısa ve düzgün kurmalı, güven verici ve nazik olmalı, bazen akla ve mantığa bazen duygu ve düşünceye hitap etmeli, jest ve mimiklere, el- kol hareketlerine dikkat etmeli, cemaati gözü ile takip etmeli, ses tonunu ve ses cihazını iyi ayarlamalı, konuyu planlı bir şekilde işlemelidir.
   17. Cemaatin ihtiyaç duyduğu konulara ağırlık ve öncelik vermelidir.
   18. Aktüaliteyi takip etmeli, kitap, dergi ve gazete okumalı, yeni fikir ve gelişmeleri takip etmelidir.
   19. Vakur, ciddi, güler yüzlü ve saygılı olmalıdır.
   20. Sosyal ilişkilere ve ziyaretlere önem vermelidir.
   21. Giyimine, kılık kıyafetine ve temizliğe azami dikkati göstermelidir.
   22. Dini sorulara Kur'ân ve sünnete, akıl ve mantığa uygun cevap vermelidir.
   23. Vaazı mutlaka ezan öncesinde bitirmeli, cemaatin izanı dinlemesine fırsat vermelidir.